Her ne kadar göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geç katılsakta, arşivciliğe önem vermesekte, günümüze ışık tutan bazı tarihi belgeler durumu çok iyi açıklıyor, bu tür belgeler iyi ki var. Bu belgeler sayesinde geçmişte neler olup bittiğini net olarak öğrenebiliyoruz.
Tarih yalan söylemez.
1299 yılında Bilecik Söğüt’te kurulan Osmanlı İmparatorluğu 250 yıllık bir süreçte 5.2 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile üç kıtaya yayılmıştır.
1699 Karlofça Antlaşması ile gerilemeye giren İmparatorluk kısa sürede yıkılma sürecine girmiştir. Yıkılma süreci her alanda etkili olmuş, özellikle ekonomik sorunların boyutu inanılmaz düzeye erişmiştir.
Düzgün bir gelir sistemine sahip olmayan Osmanlı, gerileme döneminden itibaren savaşlar nedeniyle borçlanma yoluna gitmiş, bu borçları ödemekte zorlanmış ve ekonomik olarak adeta batmıştır.
Bunun en önemli göstergesi 1876 Nisan, "Ramazan Kararnamesi" olmuştur. Bu kararname ile Osmanlı’nın vergi gelirleri yabancılara devredilmiştir. 1881'de ise "Muharrem Kararnamesi" yayınlanmış, tüm gelirler alacaklılara devredilmiştir.
Yani, Osmanlı Atatürk'ün doğduğu yıl ekonomik olarak iflasını resmen açıklarmıştır. Bu kararname ile Osmanlı’nın bütün varlıklarına el konulur. Yahudi, İtalyan, Ermeni, Fransız tacirler artık İstanbul'da daha rahat ve cüretkar bir şekilde cirit atmaya başlar.
ll. Abdülhamit Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde ülke borcunun üzerine yeni borçlar eklenir. Osmanlı bu 33 yıllık süreçte defalarca büyük borç alır. Ama yönetim bu borçların faizini bile ödeyemez duruma düşer. Hazineye el koyan Avrupa, bugün “İstanbul Erkek Lisesi" olan binaya "Düyun-u Umumiye"yi yerleştirip alacaklarını buradan yönetir. Saraya ise, masraflarını karşılaması için belli bir ödenek verilir.
Abdülhamid bu devasa borçlara karşılık önce Tekel'i verir. Sonra teker teker milli varlıklar kaybedilir; demir yolları, iplik, fındık, pamuk, kömür, tekstil, demir çelik, tuğla, kireç, artık elde avuçta ne varsa Avrupalılara satılır, devredilir.
Tüm bunların başlangıcında Atatürk henüz kundakta bebektir.
Duyunu Umumiye nedeniyle Haliç ve çevresi, yabancılara ait fabrikalarla dolar. Tarlabaşı, Avrupa'dan gelen tüccarların görkemli evleriyle bezenir. Avrupalı zenginler İstiklal ve Sıraselviler'e yerleşir.
Bugün İstanbul'da gördüğümüz şahane binaların çoğu o dönemlere aittir. Yüzlerce kilise ve sinagog açılır. Avrupa zenginlerini ağırlamak için 5 yıldızlı ve asansörlü otel bile yaparlar, Pera Palace. Ülke üstü örtülü işgal altında olmakla beraber saray çevresinde endişe duyan yoktur. Fransa'dan trene binip Sirkeci'de inen Avrupa jet sosyetesini, tren garından Pera Palas’a Türk hamalları sırtında özel tahtlarla taşır. "Seni sırtımda taşırım" lafı da o dönemden kalmadır.
Sonuç olarak, Avrupa emperyalizmi, bu memleketi Vahdettin döneminden çok önce, ll. Abdülhamit döneminde yavaş yavaş ele geçirmiştir. Ülkenin tüm ekonomik kaynakları bu dönemde her şeyine kadar peşkeş çekilmiştir.
Atatürk ise Cumhuriyeti kurduğunda
elinde bitik bir ülke ve Osmanlı borçları kalmıştı. Atatürk, bu nedenledir ki, önce üretim anlayışı ile tarım ve sanayi hamlesi başlattı. Onun da bildiği gibi üretemeyen ülkelerin sonu sömürge olmaktan geçiyordu.
Üretim ve topyekün kalkınma için Atatürk; Türk halkına, milli üretim ve kalkınmanın önemini bıkıp usanmadan anlattı, çabaladı. Türklere ait banka bile yoktu o devirde. Adı Osmanlı olan banka da yabancılara aitti. Eğitim en öncelikli konular arasında yer aldı, aydınlanma çağı başladı.
Günümüzde Ramazan ve Muharrem Kararnameleri pek bilinmez, adeta gizli tutulur, belirli çevreler tarafından gündeme getirilmemeye özen gösterilir. Ama, tarih unutmaz, tarihi belgeler yalan söylemez. “Geçmiş, asla ölmez; hatta geçmiş bile değildir.” (William Faulkner)
Yorum Yazın