Genç Türkiye Cumhuriyeti, ardı ardına yaptığı devrimlerle cahil bir toplumu kısa sürede çağ atlattı. Dil devriminin yapılması, eğitim öğretimin birleştirilmesi, Köy Enstitülerinin kurulması, yetenekli gençlerin Avrupa’ya gönderilmesi ile nitelikli bir kadronun oluşturulması bu başarının temellerini oluşturdu.
Ancak son yıllarda eğitim sisteminde yapılan köklü değişimlerin başarılı olamaması, bilimsel eğitim önceliğinin yerini din temelli eğitimin alması, eğitimde gelişmenin yerini gerilemenin almasına ve mehter marşı ile ilerlemesine neden olmaktadır.
Herkesin konuştuğu, ama çoğu insanın bilmediği Finlandiya eğitim sistemine kısaca bakalım ve ülkemiz eğitim sistemi ile karşılaştıralım.
Finlandiya, 1970'lerdeki kapsamlı reformlarla; eşitlikçi halk okulu vizyonu ile bir eğitim devrimi yarattı. Bu model, az test, yüksek öğretmen kalitesi, eşit fırsatlar ve toplumsal uzlaşı üzerine kuruldu. Başarılı bir eğitim sistemi oluşturan Finlandiya, PISA skorlarında zirveye çıkarken, Türkiye ise gençlerini beyin göçüne kurban verdi ve vermeye devam ediyor.
Türkiye’nin eğitim sisteminin sorunlarını teşhis etmek ve Finlandiya örneğinden ilham alarak dünyanın en çağdaş, en nitelikli ve kadim medeniyet kodlarımıza sahip en özgün eğitim sisteminin inşası için artık laf değil, eylem zamanı geldi ve geçiyor. Ülkemiz eğitim sistemi, ideolojik müdahaleler, liyakat eksikliği ve kaynak israfıyla sistemsizlik içerisinde boğuşuyor.
Finlandiya'da öğretmenlik, yüksek lisans derecesi zorunlu ve prestijli bir meslek konumunda iken, bizde hiçbir şey olamayanların öğretmen yapıldığı ara dönemlere maruz kaldı. Günümüzde de kalitesiz öğretmen yetiştirme, atama, görevde yükselme sistemi, torpil, adam kayırma, iltimas, sendikalarına göre seçilme ve etik sıkıntılar almış başını gidiyor. Binlerce öğretmen adayı atanamıyor; atananların terfi ve görevde yükselmesi tartışmalı ve adaletsiz. Bu şartlar öğretmen kalitesini düşürüyor, gençleri umutsuzluğa sürüklüyor ve beyin göçünü hızlandırıyor. Sonuç? Yaklaşık 100 bin öğretmen açığına rağmen, ücretli ve sözleşmeli istihdamla büyük sorunlar yaşanıyor.
MEB bünyesinde görev yapan öğretmen sayısı 1 milyon 200 bin civarında. Atanamayan öğretmen sayısının ise 700 bine yaklaştığı belirtiliyor. Atama kapısında yığılma çok büyük, her yıl eğitim fakültelerinden plansız bir şekilde 100 bin civarı mezun veriliyor, bu da sorunu giderek derinleştiriyor.
MEB ve YÖK öğretmen yetiştirme kontenjanlarını radikal şekilde analiz edip ataması zor olan bölüm kontenjanlarını azaltmalı, nitelik odaklı yüksek lisanslı uzman öğretmen modeline geçmeli ve mevcut havuzu yapay zeka destekli kişiselleştirilmiş eğitim, robotik ders tasarımı, dijital içerik üretimi gibi yeni nesil rollerle entegre ederek beyin göçünü tersine çevirmelidir. Böylece fazlalık değil, yüksek katma değerli öğretmen ordusu yaratılmalıdır.
Finlandiya müfredatı, bilimsel ve öğrenci merkezli; ideolojiden uzak bir yapıya sahip. Ülkeyi yönetenler olaya siyasi değil, geleceğin şekillendirmesi olarak bakıyor ve müdahale etmiyor. Bizde ise müfredat değişiklikleri, pedagojik değil, ideolojik uygulamalardan oluşan eğitim sistemi geleceğimize zarar veriyor, özgünlüğümüzü zedeliyor. Demokratik ve özgür eğitim sistemine yakışmayan yasakçı ve ideolojik etkinlikler, yanlış uygulamalar, tektipleştirici baskılar ve hibrit müfredatlar toplumsal bölünmeyi derinleştiriyor.
Finlandiya'da her okul eşit kalitede; ücretsiz yemek, hijyen ve güvenlik standart durumda. Bizde okullarda sabun eksikliği, temizlik personeli yetersizliği ve beslenme sorunları yaygın olarak görülmektedir. Düşük gelirli ailelerin çocukları dezavantajlı olup. Adeta sistem dışına itiliyor.
Finlandiya’da neredeyse tüm okullar devlet destekli ve eşit kalitede, özel okul oranı çok düşük, aile geliri ne olursa olsun her çocuk aynı nitelikte eğitimi almaktadır. Bu eşitlik, PISA'da zirveyi getirirken, bizde ise devlet okullarındaki sorunlar özel okullara kaçışı tetikliyor ve eşitsizliği kalıcılaştırıyor. Türkiye eğitim sistemi, ideolojik müdahaleler, liyakat eksikliği, kaynak israfı ve artan özel okullaşmayla derin bir krizle boğuşuyor. Zengin ailelerin çocukları daha iyi altyapı, nitelikli eğitim, küçük sınıflar ve bireysel ilgi alırken, düşük gelirli aileler devlet okullarında dezavantajlı kalıyor.
Finlandiya'da müfredat, ulusal bir çerçeve sunsa da okul ve öğretmen düzeyinde esnek uyarlanabilir; ideolojiden uzak, öğrenci merkezli ve eşitlik odaklıdır. Öğretmenler yüksek özerkliğe sahiptir; içerik, yerel ihtiyaçlara göre şekillenir ve her on yılda bir geniş istişareyle gözden geçirilir. Bizde ise müfredat değişiklikleri sıklıkla yeterli bilimsel istişare, veli-öğretmen-akademisyen katılımı olmadan yapılmakta; bu da güven erozyonuna yol açmaktadır. Türkiye'nin eğitim sistemi, maalesef ideolojik müdahaleler, merkeziyetçi dayatmalar ve dış kaynaklı kalıpların gölgesinde kalmış bir yapıyla evrilmiştir.
Eğitimimizi, köhnemiş ideolojik kalıplardan, tarih ve bilimin çarpıtıldığı eskimiş yaklaşımlardan arındırmak, geniş, bağımsız bilim kurulları oluşturmak, müfredat revizyonlarınını gerçekleştirmek, veli, öğretmen, akademisyen ve eğitim uzmanlarının geniş katılımıyla, şeffaf bir süreçle gerçekleştirmek artık zorunluluk olmuştur.
Çocuklarımıza ve gençlerimize, resmi anlatıların ötesinde gerçeği, saf bilimi, vicdanı, sevgiyi ve kadim medeniyetimizin yüksek değerlerini öğreten evrensel rol model bir sisteme geçilmelidir. Batı'nın okul modelini bilgi ve zamanı sermayeleştiren, merakı bastıran, ezberi ve itaati yücelten, özgürlüğü hiyerarşiye kurban eden bir yapı olarak dayatmasını artık sorgulamalıyız. Türkiye’de okullar, öğrenmeyi özgürleştiren bir alan olmaktan çıkıp, insanların toplumsal rolünü ölçülebilir belge ve onay mekanizmasına dönüşmüş, yetkinlik emekle değil diplomayla, erdem bilgiyle değil sertifikayla tanımlanmaktadır.
Türkiye'nin eğitim sistemi, pedagojik bir mesele olmanın ötesinde derin bir etik sorundur. Öğrenme, insanın dünyayla doğal ve canlı ilişkisiyken; mevcut okul düzeni bu ilişkiyi denetim, derecelendirme ve itaate indirgemiştir. Emperyal güçlerin tarihsel dayatmaları altında şekillenen mevcut eğitim sistemimiz, bireyi eşitsizlikçi, adaletsizlikçi devlet sisteminin bir parçası haline getirmeyi amaçlamaktadır. Finlandiya gibi öğretmen özerkliğini artırarak, müfredatı ideolojiden arındırıp yerel ve bireysel ihtiyaçlara açarak; eğitimi gelecek eksenine oturtarak ilerlemeliyiz. Böylece gençlerimiz, ezberci bir talimat bekleyicisi değil; merak eden, düşünen, vicdanlı ve özgür bireyler olarak yetişecektir. Eğitimde gerçek devrim, işte bu etik ve bilimsel dönüşümle başlayacaktır. Yoksa, yazının başlığında yazdığımız gibi mehter marşı ile gerilemeye devam ederiz.
"Öğrenmek, akıntıya karşı kürek çekmek gibidir; ilerlemediğiniz takdirde gerilersiniz." (Çin Atasözü)
Yorum Yazın