Tarih, insanlığın en büyük yıkımlarına sahne olmuş, aynı zamanda en büyük uzlaşmalarını da kayda geçirmiştir. Birbirleriyle yıllarca ölümüne savaşan ülkeler bunun en çarpıcı örneğidir. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya yaklaşık yedi milyon, Polonya altı milyon insanını kaybetmiş; İngiltere, Fransa, İtalya, Romanya, Macaristan ve Yunanistan’ın her biri yüz binlerce vatandaşını toprağa vermiştir. Buna rağmen savaşın ardından, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi değil, tam tersine yaşanan felaketlerden ders çıkararak ortak bir gelecek inşa etme iradesi göstermiş ve Avrupa Birliği’nin temellerini atmışlardır.
Üstelik bu örnekler için çok geriye gitmeye de gerek yoktur. Daha birkaç ay öncesine kadar birbirlerine ağır suçlamalar yönelten, tehditler savuran, birbirlerini acımasızca öldüren ve karşılıklı güç gösterileri yapan ABD ile İran bile, bütün gerilimlere rağmen belirli konularda ortak bir zemin bulabilmiştir. Çünkü devletler ve siyasi aktörler, bir noktada çatışmanın maliyetinin uzlaşmanın maliyetinden daha ağır olduğunu görmek zorunda kalırlar.
Eğer birbirine uzun yıllar düşmanlık etmiş devletler uzlaşabiliyorsa, aynı siyasi gelenekten gelen, yıllarca aynı hedefler doğrultusunda mücadele etmiş bir partinin yönetici kadrolarının da ortak aklı bulabilmesi gerekir. Siyasetin özü, farklılıkları yok etmek değil, onları ortak bir hedef etrafında yönetebilmektir.
Ortak akıl, ulaşılması imkânsız bir ideal değildir. Yeter ki kişisel hesaplar, grup aidiyetleri ve kısa vadeli çıkarlar bir kenara bırakılarak yeni bir yol haritası belirleme iradesi ortaya konabilsin. Çünkü siyaset, yalnızca bugünü değil, yarını da yönetme sanatıdır.
Yarın iktidarlar değişebilir. Yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkabilir. Aynı isimler yeniden sahneye çıkabilir ya da hiç beklenmeyen aktörler ülkenin yönetimine gelebilir. Ancak kaçırılan fırsatlar ve yapılan hatalar geri getirilemez. Tarih, “Keşke”lerle yazılmaz.
Bugün CHP’de yaşanan ve giderek bir koltuk mücadelesinden çok bir kayıkçı kavgasını andıran çekişmenin geride bırakacağı tahribat, sanıldığından çok daha büyük olabilir. Çünkü siyasi partiler yalnızca kendi üyelerine değil, kendilerinden umut bekleyen milyonlara karşı da sorumludur. Bu nedenle tarih, yaşananların hesabını yalnızca bir kesime değil, bütün taraflara soracaktır.
Dahası, ülke ekonomik sıkıntılar, toplumsal huzursuzluklar ve dış kaynaklı tehditlerle mücadele ederken, muhalefetin enerjisini kendi iç çekişmelerinde tüketmesi, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda ağır bir ihmaldir. Toplumun yangın yerine döndüğü bir dönemde, liderlik iddiasında bulunanların ellerinde su taşımaları beklenirken, ateşe odun atmaları affedilebilir bir davranış değildir.
Siyasette sorumluluk, yalnızca yapılanların değil, yapılamayanların da hesabını vermeyi gerektirir. Tarih, mazeretleri değil sonuçları yazar. Şartların zorluğuna, dönemin konjonktürüne ya da kişisel gerekçelere bakmaz; yalnızca şu soruyu sorar: “Yapılabilecek olan neden yapılmadı?”
İnsanlar zamanla unutur, öfkeleri diner, kırgınlıkları silinir. Fakat tarih unutmaz. Çünkü tarih, milletlerin ortak hafızasıdır.
Üstelik yıllardır beklenen iktidar ihtimali bu kadar yakın görünürken, mevcut iktidar bloğunun bu denli yıprandığı bir dönemde yaşanan parçalanma, kaçınılmaz olarak yalnızca bir yere hizmet eder: Mevcut düzenin devamına. Böyle bir durumda yaşanacak yenilgi sadece bir seçim kaybı olmayacaktır. Kaybedilen, bir iktidar fırsatından çok daha fazlası; toplumun değişim umudu, ülkenin geleceğe dair beklentisi ve milyonların yeniden ayağa kalkma inancı olacaktır.
Ve tarih, bu fırsatın heba edilmesini yalnızca bir siyasi başarısızlık olarak değil, bir sorumluluk ihmali olarak kaydedecektir. İşte siyasetin asıl laneti de budur: Kazanma ihtimali varken kendi içinde tükenmek ve geriye, “Olabilirdi ama olmadı” cümlesinden başka hiçbir şey bırakamamak.
“Bir milleti yıkmak isteyenler önce güven duygusunu yok ederler.” (Çiçero)
Yorum Yazın