Kasabaların hafızası vardır. Öyle bir hafıza ki ne arşivlere ihtiyaç duyar ne de tutanaklara. Taş kaldırımlar hatırlar. Eski çınarlar hatırlar. Yıllardır aynı köşede duran kahvehaneler, bir insanın hangi gün kimin yanında durduğunu; hangi gün kimin arkasından konuştuğunu; kimin elini uzatırken karşılık beklemediğini, kimin yaptığı iyiliği davul zurnayla ilan ettiğini hatırlar. Çünkü insanın gerçek karakteri, söylediklerinde değil; kimse bakmıyorken yaptıklarında ortaya çıkar.
Güneydere de böyle bir kasabaydı. En azından eskiden öyleydi. Sabahları fırından yükselen ekmek kokusu sokaklara yayılır, akşamları çeşme başındaki sohbetlere karışırdı. İnsanlar birbirlerinin derdini bilir, sevincini paylaşırdı. Sonra birileri çıkıp şöyle dedi: “Birlik olursak daha çok insana dokunabiliriz. Birlik olursak kasabanın siyasetine yön verebiliriz. Birlik olursak daha fazla ses getirebiliriz.”
Ne güzel, ne kadar temiz ve ne kadar masum. Ve başlangıçta gerçekten de öyleydi. Emekli öğretmen Kemal, terzi Hasan, eczacı Metin, çiftçi Ali ve daha niceleri bir araya geldiler. Hiçbirinin kahraman olmak gibi bir niyeti yoktu. Birlikte hareket edip kasabada söz sahibi oldular. Çünkü onlar şunu biliyorlardı: Gerçek iyilik, sahibinin adını büyütmez; ihtiyacı olanın hayatını değiştirir. Gerçek siyaset birlik olunca etkili olur.
Bir çok olayda etkili oldular, sözlerini dinlettiler, gereksinimi olanlara yardım ettiler. Ve bunları kimse görmeden yaptılar. Alkış istemediler. Fotoğraf istemediler. Teşekkür beklemediler. Çünkü iyilik, kameraya değil vicdana yapılır düşüncesini hayata geçirdiler. Fakat sonra bir şey değişti. Yavaş yavaş, fark edilmesi zor bir biçimde. Tıpkı ağacın gövdesine sarılan bir sarmaşık gibi. Önce ağacı güzelce süslüyor sanırsınız. Sonra bir bakarsınız ki ağacın gövdesini sıkmış, dallarını boğmuş, güneşe ulaşmasını engellemiştir.
Murat’ın değişimi de böyle başladı. Önce daha fazla çalışmak istedi. Sonra daha fazla görünmek, daha fazla konuşmak, daha fazla övülmek ve sonunda alkışın yalnızca kendi adına yükselmesini istemek.
Artık yapılan her toplantıda, her konuşmada, her ziyarette ve her yardımın merkezinde başkaları ve gerçek ihtiyaç sahibi yoktu. Sadece Murat vardı. Yardım vardı ama yardımın sahibi de, anlatıcısı da, fotoğraf karesinin merkezindeki kişi de Murat olmalıydı. İyilik, bir insanın derdine çare olmaktan çıkıp bir kişinin kendisini pazarlama aracına dönüşmeye başladığında, ortada artık iyilikten başka her şey vardır. Hasan Usta bir gün çayını yudumlarken Murat’a şöyle dedi: “İyilik mum alevine benzer. Elinle korursan etrafı aydınlatır. Önüne geçirirsen önce seni yakar. Her şeyde öne çıkmaya çalışırsan bir gün yükseklerden düşersin.”
Murat bu cümleyi öğüt olarak değil, meydan okuma olarak duydu. Çünkü kibir, insanın kendisine söylenen doğruyu değil, kendi hakkında söylenmesini istediği şeyi duymasına izin verir. Sonra Hasan Usta gibi hakikati söyleyenler birer birer sustu, susturuldu. Kapının dışında bırakıldı. Çünkü bazı insanlar etraflarında kendilerine itiraz edenleri değil, kendilerini alkışlayanları görmek ister.
Böylece küçük yardım grubu büyüdü. Yakın köylerden talepler gelmeye başladı. İlaç, odun, erzak, okul masrafı ve başka gereksinimler. Ve bir gün Çınarlı Köyü’nden bir haber geldi. İsmail doğuştan engelliydi. Yaşlı babası ve yorgun annesiyle kerpiç bir evde yaşıyordu. Tekerlekli sandalyesi artık iş görmüyordu.
Kemal Bey haberi duyunca yalnızca başını eğdi: “Alacağız.” Hepsi bu. Çünkü gerçek yardımın çok fazla söze ihtiyacı yoktur. Kasabada para toplandı. Kiminin cebinden elli lira çıktı.Kiminin yüz. Yaşlı bir kadın yıllardır sakladığı dantelini sattı. Bir çocuk kumbarasını getirdi. O kumbaradan masaya dökülen bozuk paraların sesi salonda yankılanırken Kemal Bey’in gözleri doldu.
“Büyük bağışlar bazen cepten, en değerlileri ise yürekten” dedi. Birkaç gün sonra sandalye alındı. Siyah-lacivert renkli, sessiz bir sandalye. Ama aslında yalnızca alüminyumdan ve lastikten yapılmamıştı. İçinde bir yaşlı kadının duası vardı. Bir çocuğun harçlığı, bir işçinin alın teri ve isimsiz insanların vicdanı. Teslim günü Murat ayağa kalktı:
“Kalabalık gidelim.” Kemal Bey: “İki kişi yeter.” “Olmaz.” “Neden?”
“Birlik olduğumuzu, büyük olduğumuzu herkes görmeli.”
İşte meselenin özü tam da buydu.
Yardım edilmesi gereken insan değil, görülmesi gereken yardım edenlerdi.
Ertesi sabah dört otomobil peş peşe yola çıktı.
Tozlu köy yolunda ilerleyen konvoy, yardım götüren insanların sessizliğinden çok bir seçim kampanyasının konvoyunu andırıyordu.
Köylüler başlarını çevirdi.
Çocuklar otomobilleri saydı.
Yaşlılar birbirlerine:
“Kim geldi?” diye sordu.
İsmail’in annesi kapıya çıktığında şaşırdı.
Sonra tedirgin oldu.
Çünkü bu yardımın sesi, ihtiyaç sahibinin mahremiyetini ezip geçecek kadar yüksekti.
En öndeki araçta bulunan Kemal Bey ve Ali sandalyeyi otomobilden indirdiler.
Tam o sırada Murat öfkeyle koşarak yanlarına geldi.
“Neden ben gelmeden tekerlekli sandalyeyi indirdiniz, ben neden en arkadaydım?”
Kimse cevap vermedi.
Murat devam etti:
“Bu kadar emeği ben veriyorum. Fotoğraflarda ben görünmeyecek miyim?”
İşte o anda iyilik bütün saflığını kaybetti.
Çünkü yardımın gerçek sahibi artık İsmail değildi.
Kameranın karşısındaki kişi olmuştu.
Kemal Bey’in cevabı kısa ve ağırdı:
“Biz buraya görünmeye değil, görünmeden bir yaraya dokunmaya geldik.”
Ama kibir, nasihat dinlemez. Kibir, insanın kulağına kendi sesinden başka hiçbir sesi duyurmaz.
Telefonlar çıkarıldı. Fotoğraflar çekildi.
“Biraz sağa…”
“Gülümseyelim…”
“Bir kare daha…”
Her fotoğraf karesi İsmail’in mahremiyetinden biraz daha koparıyordu.
O gün yardımın sınırı aşılmıştı.
Çünkü insanın onuru, yapılan yardımın bedeli değildir.
İyilik, ihtiyaç sahibinin omzuna bırakılan sessiz bir el olmaktan çıkmış; kalabalığın önünde sergilenen bir gösteriye dönüşmüştü.
Kasabaya dönüldü. Sosyal medya fotoğraflarla doldu. Beğeniler geldi. Övgüler yağdı.
Fakat kimse bir şeyi sormadı:
İsmail bu fotoğrafların içinde kendisini nasıl hissediyordu?
Çünkü bazen yardım edenlerin mutluluğu, yardım edilenin mahcubiyetinden beslenebilir.
Bazen bir insanın ihtiyacını gidermek yetmez.
Onun onurunu da korumak gerekir.
Hakkı Berber o akşam dükkanını kapatırken Kemal Bey’e şöyle dedi:
“Bazıları yaraya merhem sürdüğünü sanır. Oysa yaptıkları yaranın üzerine kendi egolarını sürmektir.”
Kemal Bey sustu.
Güneş batıyor, gölgeler uzuyordu. Güneydere’nin yıllardır unutmadığı en önemli gerçeği o akşam yeniden hatırlanıyordu:
İnsan büyüdükçe gölgesi uzamaz.
Gölgenin boyu, insanın büyüklüğünü göstermez. Bazen yalnızca güneşin açısını gösterir. Bazen de insanın kendisini olduğundan büyük gösterme çabasını.
Gerçek büyüklük, gölgenin uzunluğunda değil; başkasının hayatına bıraktığın ışığın miktarındadır. Çünkü makamlar geçer. Alkışlar diner. Fotoğraflar silinir. Sosyal medya unutulur. Kalabalık dağılır. Geride yalnızca insanın yaptığı ve kasabaların hafızası kalır. Taş kaldırımlar, eski çınarlar, kahvehaneler.
Hepsi sessizce sorar:
“Sen iyilik mi yaptın, yoksa iyilik üzerinden kendine bir anıt mı diktin?”
Bu sorunun cevabını kalabalıklar vermez.
Alkışlar vermez. Fotoğraflar vermez. İnsan, gece başını yastığa koyduğunda kendi vicdanına verdiği cevapla yüzleşir.
Çünkü bazı insanların gölgesi büyüktür. Ama kendileri değil. Gölge büyüdükçe insan büyümüş olmaz. Bazen yalnızca ışığın önünü daha fazla kapatmıştır.
“Cehaletin en gerçek belirtileri; kibir, gurur ve kendini beğenmişliktir.” (Samuel Butler)
Yorum Yazın