Türkiye’deki siyasal partilerin önemli bir bölümünde, farklı yoğunluklarda da olsa, lidere bağlılığı önceleyen bir siyasal kültürün izlerine rastlamak mümkündür. Bu durum, kimi partilerde açık bir biat anlayışı olarak ortaya çıkarken, kimilerinde ise karar alma süreçlerinin dar bir kadronun kontrolünde şekillenmesi biçiminde kendini göstermektedir.
Cumhuriyet Halk Partisi ise tarihsel olarak parti içi demokrasiyi temel ilkelerinden biri olarak benimsemiş olsa da, uygulamada bu ilkenin her zaman görünür ve sürdürülebilir biçimde hayata geçirilebildiğini söylemek güçtür. Özellikle aday belirleme ve örgütsel yapılanma süreçlerinde; parti yönetiminin, milletvekillerinin ve yerelde etkili belediye başkanlarının ağırlığı, parti üyelerinin iradesini zaman zaman gölgede bırakabilmektedir. Kapalı kapılar ardında şekillendirildiği algısını oluşturan listelerin onaya sunulduğu süreçlerde, üyelerin demokratik tercih hakkı çoğu zaman gerçek anlamını yitirirken, örgüt tabanı karar verici olmaktan çok, alınmış kararları onaylayan bir konuma sürüklenmektedir.
Bu anlayışın doğal sonucu olarak ortaya çıkan tablo ise çoğu zaman trajikomik bir görünüm arz etmektedir. Parti emekçisi olarak bilinmeyen, örgüt mücadelesinde yer almamış, siyasal geçmişi, demokrasi anlayışı, etik duruşu ve örgüt kültürüne bağlılığı yeterince tanınmayan; buna karşın yaşadığı çevrede ekonomik ya da sosyal etkisi bulunan bazı isimler, kısa süre içinde önemli görevler için öne çıkarılabilmektedir. Seçim dönemlerinde etkileyici söylemler, dikkat çekici sloganlar ve güçlü propaganda diliyle üyelerin desteğini kazanan bu kişiler, yetkiyi elde ettikten sonra ise çoğu zaman seçim öncesinde savundukları ilkelerle çelişen bir yönetim anlayışı sergileyebilmektedir.
Bunun sonucunda parti üyeleri, çoğu zaman ideal olan ile mevcut olan arasında değil; bildikleri bir yanlış ile bilmedikleri bir belirsizlik arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadır. Bu nedenle parti içi demokrasi yalnızca yöneticiler tarafından değil, kimi zaman bilinçli olduğunu ifade eden üyeler tarafından da yeterince işletilememektedir. Algı yönetiminin, kişisel ilişkilerin ve kısa vadeli hesapların öne çıktığı bir ortamda yapılan tercihler, zamanla örgütsel kültürde ve ideolojik bağlılıkta ciddi bir aşınmaya yol açmaktadır.
Oysa siyasi partiler, bireysel kariyer planlarının ya da ekonomik çıkarların aracı değil; toplumsal taleplerin siyasal zeminde temsil edildiği demokratik kurumlardır. Örgüt görevleri makam elde etmenin basamağına dönüştüğünde, liyakat yerini sadakate bıraktığında ve kişisel çıkarlar ortak idealin önüne geçtiğinde, yalnızca partiler değil, demokrasinin kendisi de zarar görmektedir.
Bu nedenle siyasal yaşamı yeniden sorgulamak ve örgüt kültürünü baştan sona gözden geçirmek zorundayız. Siyasi partileri kişisel hesapların değil, kamusal sorumluluğun merkezine yerleştiren; liyakati, katılımcılığı ve hesap verebilirliği esas alan bir anlayışı hakim kılmadığımız sürece, demokratikleşme hedeflerimizi gerçekleştirmemiz mümkün olmayacaktır. Aksi durumda, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma ülküsü, ulaşılması gereken bir hedef olmaktan çıkıp, uzaktan seyredilen bir ideale dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
“Bencillik öylesine güçlüdür ki, insan çoğu zaman dünyayı kendi çıkarlarının merkezinden görür.” (Arthur Schopenhauer)
Yorum Yazın