Bir il başkanı düşünün… Yıllarca bir ilçede ilçe başkanlığı yapmış olsun. O kadar uzun süre görevde kalmış olsun ki, yönettiği ilçe örgütünün binası yıpranıp dökülür hale gelsin ve o binanın yenilenmesi bile dönemin il belediye başkanının girişimiyle mümkün olabilsin.
Sonra bu isim, bir kırılma anında kayyum olarak il başkanlığına getirilsin. Ardından yapılan olağanüstü kongrede de yine güçlü bir belediye başkanının desteğiyle seçimi kazansın. Aradan geçen yıllarda da siyasi varlığını, büyük ölçüde aynı güç merkezlerinin desteği sayesinde sürdürsün.
Ancak siyaset, vefanın değil, çoğu zaman güç dengelerinin oyunudur. Nitekim dün kendisini destekleyenlerle yol yürüyenler, bugün başka ittifaklar kurabilir; dünün belediye başkanlarının yerini bugünün milletvekilleri alabilir. Böylece kişi, ilk bakışta defalarca sandıktan çıkmış ve örgütün değişmez tercihiymiş gibi görünür. Fakat siyasetin kulislerini bilenler, o sandığın arkasında hangi dengelerin, hangi telkinlerin ve hangi güç odaklarının bulunduğunu da az çok bilir.
İşte tam bu noktada şu sözün anlamı üzerinde durmak gerekir:
“Demokrasi sadece sandığa gidene kadar değil, sandıktan çıkan iradeye de saygı göstermeyi gerektirir.”
Elbette doğrudur. Ancak demokrasinin özü yalnızca sonuca saygı duymak değildir. Asıl mesele, o sonucun nasıl üretildiğidir. Eğer süreç eşit rekabetten uzaksa, adaylar belli merkezler tarafından işaret ediliyorsa, delegeler çeşitli baskı ve yönlendirmeler altında tercih yapmak zorunda bırakılıyorsa, sandığın kendisi demokratik meşruiyet üretmeye tek başına yetmez. Çünkü demokrasi, sadece oy vermek değil, özgür iradenin hiçbir baskı altında kalmadan tecelli etmesidir.
Bu nedenle parti üyelerinden, “Kişisel tercihlerimiz ayrı, örgüt disiplini ve parti kültürü ayrı” diyerek kayıtsız şartsız bir bağlılık beklemek de yeterli değildir. Örgüt disiplini, yanlışları konuşmamanın veya eleştirileri bastırmanın gerekçesi olamaz. Parti kültürü; alkışlayanların değil, gerektiğinde itiraz edebilenlerin omuzlarında yükselir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Bir kişi gerçekten seçildiği için mi başkandır, yoksa bazı güç odaklarının “Bu arkadaş başkan olacak” telkinlerinin sonucunda mı o koltuğa oturmuştur? İl başkanı olmak, örgütün özgür iradesiyle mi mümkündür, yoksa belediye başkanlarının, genel merkezin veya kendi konumunu korumaya çalışan siyasi aktörlerin desteğini almakla mı?
Daha da önemlisi, siyaseti bir temsil görevi olmaktan çıkarıp bir bağımlılık ilişkisine dönüştüren anlayışın kendisi sorgulanmalıdır. Kendisini o göreve getirenlere karşı sürekli borçlu hisseden, onların taleplerini emir telakki eden, yönetim kadrolarını yalnızca kendisini alkışlayan isimlerden oluşturan, eleştiriye kapalı davranan, yakın çevresine ayrıcalık sağlayan ve gününü belediye koridorlarında siyasi nüfuz devşirmekle geçiren anlayışın, demokratik bir siyasi örgüte ne ölçüde katkı sunduğu ciddi bir tartışma konusudur.
Bugün demokrasinin ve özgürlüklerin her zamankinden daha fazla tartışıldığı bir dönemdeyiz. İnsanların birbirlerinin açıklarını aradığı, güvenin aşındığı böylesi bir ortamda siyasi partilerin ihtiyaç duyduğu şey, hamasi nutuklar değil, gerçek anlamda demokratik meşruiyete sahip yöneticilerdir.
Çünkü siyaset, koltuğa tutunma sanatı değildir; gerektiğinde o koltuğu bırakabilme olgunluğunu gösterebilme sanatıdır. Bir göreve gelmeyi bilmek kadar, zamanı geldiğinde ayrılmayı bilmek de demokratik kültürün vazgeçilmez erdemlerinden biridir.
Koltukla bütünleşenler, bir süre sonra kendilerini örgütün sahibi zannetmeye başlarlar. Oysa siyasi partiler kimsenin şahsi mülkü değildir. Kalıcı olan kişiler değil, ilkeler; yöneticiler değil, örgütün iradesidir. Demokrasi de tam olarak burada başlar.
“Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadarına sahiptir, fakat herkesin açgözlülüğünü karşılayacak kadarına değil.” (Mahatma Gandhi)
Yorum Yazın