Bazı cümleler vardır; söylendiğinde yalnızca bir insanın değil, koca bir toplumun vicdanına dokunur.
“Para için değil, onurumuz için…”
Belki de son dönemde emeklilerin meydanlarda attığı en çarpıcı slogan buydu.
Çünkü mesele artık yalnızca kaç lira maaş alındığı, markette etiketlerin ne kadar arttığı ya da bir emeklinin ay sonunda cebinde ne kadar para kaldığı sorunu değildir. Sorun, yıllarca çalışan bir insanın hayatının son döneminde insanca yaşayıp yaşayamadığıdır. Daha da önemlisi, kendisini bu ülkenin eşit ve değerli bir yurttaşı olarak hissedip hissedemediğidir.
Emeklilerin bugün yaşadığı ekonomik sıkıntının önemli dönüm noktalarından biri, 2008 yılında yürürlüğe giren sosyal güvenlik düzenlemeleridir. 5510 sayılı Kanun sonrasında aylıkların hesaplanmasında yeni kurallar ve aylık bağlama oranları uygulanmaya başladı. SGK’nın kendi açıklamalarında da 2008 sonrasındaki hizmetler bakımından aylık bağlama oranının her 360 gün için yüzde 2 esasına bağlandığı görülüyor.
Aradan geçen yıllarda emekli aylıkları ile çalışanların gelirleri arasındaki makasın açılması, emeklilerin yaşam standardını giderek daha fazla zorladı.
Sonra 2023 yılı geldi. Temmuz ayında görevdeki kamu çalışanlarının maaşlarına 8.077 TL tutarında ilave ödeme yapılırken, bu ödeme emekli aylıklarına yansıtılmadı. Meclis tutanaklarında da söz konusu ödemenin emekli aylığı hesabına dahil edilmediği açıkça görülüyor.
İşte emeklinin bugün itiraz ettiği temel meselelerden biri de budur.
Aynı devlete yıllarca hizmet etmiş, aynı ülkenin yükünü taşımış insanların emeklilikte karşı karşıya kaldıkları gelir farkı. Bu yalnızca bir bordro meselesi değildir. Bu, adalet duygusunu ilgilendiren bir meseledir.
Çünkü emekli sadaka istemiyor. Yıllarca çalıştı. Vergisini verdi. Primini ödedi. Çocuğunu büyüttü. Evini geçindirdi. Bu ülkenin yollarını yaptı, fabrikalarında çalıştı, okullarında çocuk yetiştirdi, hastanelerinde insanlara hizmet etti, güvenliğini sağladı. Kimi öğretmen oldu, kimi polis, kimi işçi, kimi memur, kimi esnaf. Her birinin hikayesi farklıydı.
Ama ortak bir beklentileri vardı: Bir gün emekli olduğumda, huzur içinde yaşayacağım.
Bugün milyonlarca insanın bu beklentisi yara almış durumda.
Çünkü emekli, artık yalnızca “Yaşlılık” ile mücadele etmiyor. Kirayla mücadele ediyor. Elektrik faturasıyla mücadele ediyor. Pazar filesiyle mücadele ediyor. İlaç parasıyla mücadele ediyor. Çocuklarına, torunlarına destek olma sorumluluğuyla mücadele ediyor. Bütün bunların ortasında, bir zamanlar kendisine ait olan hayatı yeniden kurmaya çalışıyor.
25 Eylül Cuma günü Ankara’da yaşanan olay, işte bu nedenle hepimizin üzerinde uzun süre düşünmesi gereken bir olaydır.
Emeklilerin seyyanen zam talebiyle Anayasa Mahkemesi önünde gerçekleştirdiği eylem sırasında emekli bir polis memuru geçinemediğini ifade ettikten sonra silahla kendisini vurdu ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Haberlerde, üzerinde “Para için değil, onurumuz için” yazılı bir döviz bulunduğu da aktarıldı.
Bir insanın, emeklilerin ekonomik sorunlarını dile getirmek için toplandığı bir alanda hayatına son vermesi, toplum açısından çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor:
Bir insanı yaşamakla geçinmek arasında seçim yapmak zorunda bırakacak kadar ağır bir çaresizlik nasıl oluştu?
Bir toplum yaşlılarına nasıl davranıyorsa odur. Sosyolojik açıdan bakıldığında emeklilik, yalnızca çalışma hayatının sona ermesi değildir. Emeklilik aynı zamanda bireyin toplumla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlandığı bir dönemdir.
Bu nedenle emeklinin ekonomik sorunlarını yalnızca ekonomi politikalarının bir başlığı olarak görmek eksik olur. Bu aynı zamanda bir toplumsal aidiyet ve insan onuru meselesidir.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca büyüme oranlarıyla, milli gelir rakamlarıyla veya ekonomik göstergelerle ölçülmez. Asıl ölçü, o toplumun en kırılgan dönemindeki insanına nasıl davrandığıdır. Çocuğuna nasıl baktığıdır. Engellisine nasıl davrandığıdır. Yaşlısına nasıl sahip çıktığıdır. Emeklisine nasıl bir hayat sunduğudur.
Kimsenin vebali bir başkasının hayatından büyük değildir. Ancak bu emekli polis memurunun ve bunun gibi sıkıntı içinde intihar edenlerin vebali yasama, yürütme ve yargının üzerindedir.
Bugün yapılması gereken, bu acıyı siyasi sloganların içine hapsetmek değildir. Bu olay bize, siyasetin üzerinde duran daha büyük bir sorumluluğu hatırlatmalıdır: İnsan hayatı.
Yıllarca çalışan insanların emeklilik döneminde yoksulluk ve çaresizlikle baş başa kalmaması için hangi düzenlemelerin yapılması gerektiğini konuşmalıyız. Emekli aylıklarının nasıl hesaplandığını konuşmalıyız. Çalışanla emekli arasındaki gelir farkını konuşmalıyız. Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğini konuşmalıyız. Emeklilerin alım gücünü konuşmalıyız. Bütün bunları da siyasi sloganların ötesinde, insan onuru perspektifiyle konuşmalıyız.
Çünkü bir ülkede insanlar yaşlanmaktan değil, geçinememekten korkuyorsa, orada yalnızca ekonomik bir problem yoktur. Toplumsal güven duygusu da yara almıştır.
Belki de artık herkesin anlaması gereken en temel gerçek budur: Emekli sadaka istemiyor. Yıllarca verdiği emeğin karşılığını istiyor. Ödediği primin karşılığını istiyor. Çalışırken taşıdığı yükün karşılığını istiyor. Çocuklarına, torunlarına mahcup olmadan yaşayabileceği bir hayat istiyor. Markete girdiğinde fiyat etiketinden korkmamak istiyor. Hastaneye gittiğinde ilacını nasıl alacağını düşünmek istemiyor. Ayın son haftasını geçirmek için borç aramak istemiyor. En önemlisi ise hayatının sonbaharında kendisini toplumun kenarına itilmiş hissetmek istemiyor.
Çünkü emeklilik, insanın toplumdan çıkarıldığı dönem değildir. Tam tersine, toplumun o insana vefa borcunu ödeme dönemidir. Bugün milyonlarca emeklinin sesine kulak vermek, yalnızca onların değil, hepimizin geleceğini düşünmektir. Çünkü bugün çalışan insanın yarını emekliliktir. Bugünün emeklisine nasıl davranıyorsak, aslında yarının emeklisine nasıl davranacağımızı da gösteriyoruz.
Bir emeklinin hayatına son vermesi, hepimizin vicdanında yankılanması gereken ağır bir uyarıdır. Yıllarca bu ülke için çalışan insanlar, hayatlarının sonunda neden bu ülkenin kendilerine sahip çıkmadığını düşünüyor?
Çünkü emeklinin istediği çok şey değil.
Sadaka değil, hak. Lütuf değil, adalet. Acıma değil, saygı. İnsanca yaşamak.
“Onurlu yaşamak, mutlu yaşamaktan daha gereklidir.” (Immanuel Kant)
Yorum Yazın