Prof.Dr. Serdar Epözdemir
Prof.Dr. Serdar Epözdemir

İnsan Doğayi Yendi, Kendini Yenemedi

Yayınlanma: 21 Şubat 2026
“İnsanların tutkuları karşısında mantıksal tartışmalar yapmanın yararı yoktur.”
Bu cümle Sigmund Freud’a ait. Aslında yalnızca bireyi değil, çağımızı da anlatan bir tespit. Çünkü bugün en çok kaybettiğimiz şey akıl değil; aklın sesini duyabilme iradesi.
Freud’un söylediği şu: Tutku pusulanız olduğunda, bilinçli davranmanız zordur. İnsan, kendini haklı hissettiği an, düşünmeyi bırakır. İşte tam da bu yüzden, çağımız bir “haklılık çağıdır”; ama bir o kadar da muhakeme yoksunudur.


Bugüne baktığımızda iki güçlü eğilim görüyoruz.
Birincisi, güvenli bir hayatın sermayeyi artırmakla mümkün olduğuna dair sarsılmaz inanç. Daha çok kazanmak, daha çok biriktirmek, daha çok sahip olmak… Sanki felaketler kapıyı çaldığında banka hesabı karakter yerine geçecekmiş gibi. Oysa tarih bize defalarca gösterdi: Kriz anlarında paradan önce insan kalitesi konuşur.
İkincisi ise tutkunun, egoyu denetleyen denge mekanizmasını zorlayarak insanı insanlığından uzaklaştırması. Artık düşünmüyoruz; hissediyoruz. Her uyarıyı bir coşkuya, her fikri bir kimliğe dönüştürüyoruz. Ve sonra sosyal medya çıkıp diyor ki: “Doğru olan bu.” Biz de inanıyoruz.


Oysa insan faaliyetinin bütününü değerlendirebilen çok az kişi vardır. Çoğumuz kendi dar alanımıza sıkışmış durumdayız. Geçmişi yeterince bilmeden gelecek hakkında büyük hükümler veriyoruz. Üstelik bunu yaparken öznel beklentilerimizi hakikat sanıyoruz. İyimser mizacımızı “umut”, karamsarlığımızı “gerçekçilik” diye adlandırıyoruz.
Uygarlık dediğimiz şey ise iki cepheli bir yapı: Bir yanda doğayı denetleme gücümüz; öte yanda birbirimizle kurduğumuz ilişkiler. Bilim ve teknoloji ilerlerken, insan ilişkilerinin aynı hızda olgunlaşmadığını kabul etmek zorundayız. Doğayı kontrol etmeyi öğrendik; fakat tutkularımızı hâlâ yönetemiyoruz.


Belki de asıl mesele burada: Uygarlık zor üzerine mi kurulu, yoksa bilinç üzerine mi? İnsan içgüdülerini sınırlamadan bir düzen mümkün mü? Yoksa her düzen, bir ölçüde bastırma ve feragat gerektirir mi?

İnsan doğasının içinde yıkıcı eğilimler bulunduğunu inkâr edemeyiz. Ancak aynı insanın merhamet, yaratıcılık ve fedakârlık kapasitesi de vardır. Sorun şu: Hangisini besliyoruz?
Çocuklara erken yaşta mantığın değerini öğretmeden, şefkatle yetiştirmeden, eleştirel düşünmeyi teşvik etmeden “bilinçli toplum” beklemek saflık olur. Fakat yalnızca zorla, yasakla, baskıyla da kalıcı bir kültür inşa edilemez.


Bugün geldiğimiz noktada iki uç insan tipi görüyoruz.
Tutkusuzlar… Hayatın her alanından biraz tadan, ama hiçbirinde derinleşmeyenler. Açık büfeden tabağına her yemekten biraz alanlar gibi. Belki uzman değiller; ama algıları açık. Bir tek zevkin içinde kaybolamayacak kadar dikkatli.
Bir de tutkusuna gönül vermiş olanlar var. Onların enerjisi bulaşıcıdır. Bir şeye kendini adamanın heyecanı, çevresine ışık saçar.
Fakat tehlike şu iki yerde başlıyor: Tutkulu ama bilgisiz olmak. Ya da tutkusuz ama sevgisiz kalmak. Her iki durumda da sonuç aynı:
Boşluk.

Çünkü bilgi olmadan tutku fanatizme, sevgi olmadan mesafe kayıtsızlığa dönüşür. Akıl olmadan coşku yıkar; duygu olmadan akıl kurur.
Freud’un yüzyıllar öncesinden hatırlattığı şey basit ama ağır: Tutkular karşısında mantık çoğu zaman etkisizdir. O halde ya tutkularımızı eğiteceğiz ya da onların yönettiği bir dünyada yaşamaya razı olacağız.
Asıl soru şu: Pusulamız ne? Tutku mu, bilinç mi?
Belki de gerçek uygarlık, insanın kendi içindeki bu savaşı kazanabildiği gün başlayacak.

Yorumlar

  • Güler Özdoğan Uçaş

    Çok etkileyici müthiş tespitler. Kutlarım Serdar Hocam. Kaleminize sağlık. Saygılar.

Yorum Yazın