Hüseyin Okumuş
Hüseyin Okumuş

Ülkenin Çözülmek İstenmeyen Sorunu: Emekli Aylıkları ve Bir Onur Mücadelesi Olarak Chp Emekli Meclis Nöbeti

Yayınlanma: 13 Ocak 2026

Türkiye bugünlerde sadece ekonomik bir krizle değil, temelinden sarsılan bir toplumsal sözleşme kriziyle karşı karşıya. 2026 yılı için açıklanan yeni zam oranları —memur emeklisine %18,60, işçi ve Bağ-Kur emeklisine %12,19— rakamların ötesinde bir gerçeği haykırıyor: Bu ülkede emekli olmak artık bir "dinlenme dönemi" değil, bir "hayatta kalma savaşına" dönüşmüş durumda.

Bismarck’tan Bugüne: Lütuf Değil, Hak!

Emeklilik kavramının sosyolojik kökenlerine baktığımızda, karşımıza "Demir Şansölye" Bismarck çıkar. Bismarck, 1889’da bu sistemi kurarken bir hayırseverlik yapmıyordu; sanayi devrimiyle birlikte bilinci yükselen işçi sınıfının, Karl Marx’ın fikirleriyle şekillenen devrimci dalgasını dizginlemek istiyordu. Yani emeklilik, kapitalist sistemin sürekliliğini sağlamak için verilmiş bir "toplumsal barış" sözüydü.

Bugün Türkiye’de bu sözün çiğnendiğini görüyoruz. Mercer CFA Enstitüsü’nün 2025 endeksinde Türkiye’nin 52 ülke içinde 49. sıraya gerilemiş olması, bu topraklarda "yaşlılık güvencesinin" sistematik olarak tasfiye edildiğinin kanıtıdır. Filipinler ve Hindistan ile aynı ligde yer almak, Türkiye’nin bir zamanlar sahip olduğu "sosyal devlet" iddiasından ne kadar uzaklaştığını gösteriyor.

"Yük" Olarak Emekli: Değersizleştirme Sosyolojisi

Resmi makamların "emekliler çok yaşadığı için kuruma yük oluyor" söylemi, sadece talihsiz bir açıklama değil, bilinçli bir ideolojik tercihtir. Bu bakış açısı, insanı sadece "üretim sürecindeki katkısı" kadar değerli gören neo-liberal bir körlüktür. Emekliyi bütçede bir "kara delik" veya "pasif nüfus" olarak nitelemek, onun geçmişteki tüm emeğini, ödediği vergileri ve toplumsal inşadaki rolünü yok saymaktır.

Sosyolojik açıdan en tehlikeli durum ise "dibe doğru eşitleme" politikasıdır. DİSK’in verileri, ortalama emekli aylığının 2003’ten bu yana asgari ücretin %36 üzerinden, asgari ücretin %22 altına nasıl gerilediğini gösteriyor. Bu durum, toplumun büyük bir kesimini "asgari yaşam standardında" birleştiren bir yoksulluk kültürü yaratmaktadır.

Meclis Koridorlarında Bir Vicdan Direnişi: Emekli Nöbeti

Toplumun en savunmasız bırakılan kesiminin bu yalnızlığına karşı CHP’nin TBMM çatısı altında başlattığı "Emekli Nöbeti", siyasi bir hamleden çok daha fazlasıdır. Bu nöbet, "yaşlıların evine çekilip sessizce kaderini beklemesi" beklentisine karşı bir kamusal itirazdır.

Siyasetin, emeklinin mutfağındaki yangını Meclis’in gündemine "nöbet" tutarak taşıması, sorunun artık bir "teknik bütçe meselesi" olmadığını, bir haysiyet meselesi olduğunu tescillemiştir. Emeklilerin %65’inden fazlasının geçinebilmek için tekrar iş aradığı veya çalıştığı bir düzende, bu nöbet aslında gelecekteki emeklilerin, yani bugünkü gençlerin de hakkını savunmaktadır.

Sonuç: Sosyal Devlet mi, Sadaka Devleti mi?

Hazine katkısının gelişmiş ülkelerde Türkiye’dekinden çok daha yüksek olması bir rastlantı değildir. Bu bir tercihtir. Eğer bir devlet, kendi emeklisini "yük" olarak görüyorsa, orada toplumsal barışın temelleri çürümeye başlamış demektir.

Şu anki tablo net: İktidar, emekli aylıklarını asgari ücret seviyesine sabitleyerek toplumu tek tipleştirilmiş bir yoksullukta buluşturmak istiyor. Ancak unutulmamalıdır ki; emekli aylığı bir lütuf değil, ertelenmiş bir ücrettir. CHP’nin Meclis’teki nöbeti, bu ertelenmiş hakkın gasp edilmesine karşı duran bir barikattır. Bu sorun çözülmediği sürece, Türkiye’nin gerçek anlamda bir "modern toplum" olma iddiası, asgari ücretin ve açlık sınırının altında kalmaya mahkûmdur.

Yorum Yazın