Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı siyasal dönüşümler, yalnızca seçim sonuçlarıyla veya siyasi partiler arasındaki rekabetle açıklanabilecek kadar basit değildir. Toplumun önemli bir kesimi artık şu soruyu sormaktadır:
Gerçekten karar veren halk mı, yoksa halkın önüne konulan seçenekleri önceden belirleyen görünmez güç odakları mı?
Bugün dönüp geçmişe baktığımızda birçok kritik kırılma noktası görüyoruz. Siyasetin farklı kutuplarında yer alan isimlerin zaman içerisinde benzer sonuçlara hizmet eden pozisyonlara sürüklenmesi, birçok vatandaşın zihninde aynı kuşkuyu uyandırıyor:
Türkiye'de yaşananlar tesadüflerin toplamı mı, yoksa uzun yıllara yayılan bir mühendisliğin sonucu mu?
Bu soruların kesin cevaplarını vermek kolay değildir. Ancak sorgulamak vatandaşlık görevidir.
Türkiye'de sağ, sol, milliyetçi, muhafazakâr, sosyal demokrat veya Kürt siyaseti fark etmeksizin; farklı dönemlerde birçok siyasi hareketin sistem tarafından yönlendirildiği, sınırlandırıldığı veya etkisizleştirildiği yönünde güçlü tartışmalar bulunmaktadır.
Kimileri bunun devlet içerisindeki çıkar ağları tarafından yapıldığını düşünürken, kimileri ise küresel güç merkezlerinin Türkiye üzerindeki hesaplarına dikkat çekmektedir.
Belki de asıl mesele; içerideki çıkar odakları ile dışarıdaki güç merkezlerinin zaman zaman ortak zeminde buluşabilmesidir.
Merhum gazeteci ve araştırmacı yazar yıllar önce karanlık ilişkileri araştırırken hayatını kaybetti. Eşi tarafından aktarılan ve kamuoyunda sıkça hatırlatılan "Bir tuğla çekersek duvar yıkılır" sözü, Türkiye'nin derin meselelerini anlatan en çarpıcı ifadelerden biri olarak hafızalara kazındı.
Aradan geçen yıllara rağmen o "duvarın" ne olduğu, hangi ilişkilerden oluştuğu ve kimleri koruduğu soruları hâlâ cevap beklemektedir.
Bugün yaşanan ekonomik sıkıntılar, hukuk tartışmaları, kurumlara olan güven kaybı ve toplumdaki kutuplaşma, vatandaşları daha fazla sorgulamaya yöneltmektedir.
Belki de mesele sadece iktidar-muhalefet tartışması değildir.
Belki de mesele; hangi partiye oy verdiğinden bağımsız olarak vatandaşın iradesinin gerçekten ne kadar etkili olduğu sorusudur.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değil, aynı zamanda bilgiye ulaşabilmek, hesap sorabilmek ve yönetenleri denetleyebilmektir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; birbirini düşman gören kitleler değil, farklı görüşlere sahip olsa da ortak geleceğini savunabilen bilinçli vatandaşlardır.
AK Parti'li, CHP'li, MHP'li, İYİ Partili, DEM Partili veya herhangi bir siyasi görüşten olsun; ülkenin geleceği konusunda kaygı duyan herkesin ortak noktası demokrasi, hukuk ve milli egemenlik olmalıdır.
Çünkü güçlü devlet ancak güçlü kurumlarla, güçlü kurumlar ise hesap verebilirlikle ayakta kalır.
Bugün yapılması gereken; öfkeye teslim olmak değil, sorgulamak; kutuplaşmak değil, konuşmak; teslim olmak değil, demokratik yollarla mücadele etmektir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün en büyük mirası da budur:
Milletin kaderini yalnızca milletin belirlemesi.
Gerçekler ne kadar karmaşık olursa olsun, hangi güç odakları devrede bulunursa bulunsun, demokratik toplumlarda son söz yine halkındır.
Yeter ki halk, kendi iradesine sahip çıkmayı bilsin.
Yorum Yazın